Sunday, 20 April 2014

12.37

Kitabım, kalemliğim ve ben; üçümüz sınıfın bayağılığından ve bunaltıcı sıcaktan nefes alamaz hale gelip mekan değiştirdik. Aklımda Casper isimli indie pop türündeki, yarıyıl tatilinde çok sık dinleyip sıkıldığım bir şarkı var. Kafa radyomun şarkıları neye göre seçtiğini merak ediyorum. Dinlemediğim sürece bu hareketli melodi tekrarlamaya devam edecek ama ipodum yanımda değil. Dinleyebileceğim imkanlara sahip değilim çünkü müdür yapılan arama esnasında elimden aldı.

Dün, beden eğitimi dersinde kaslarım oksijensizlikten laktik asik fermantasyonuna başlamadan hemen önce, sahanın ortasındaki beyaz sedyeye kendimi attım ve labirent şeklindeki tavana gözlerimi diktim. Her ortamda, kiminle olursam olayım bir dakikalığına da olsa yalnız kalıp kendimle konuşarak durum değerlendirmesi yapmam gerekiyor ve içgüdülerim ben farkında bile olmadan bu gerekli ortamı bana sağlıyor.
Orada, sahanın ortasında, 55 dB şiddet ile çalmaya devam eden rap müziğin ve insan seslerinin arasında tavandaki labirentin geçitlerine bakarken hissettiğim tek şey karnımda atıyormuşçasına duyumsadığım şiddetli kalp atışlarım değildi. Yaşıyor olduğumu, hayatta oluşumu da hissetmiştim aynı zamanda. Uzun zamandır bu hissi hissetmiyor olmamın üzerimde yarattığı anksiyeteyi. Kalbimden ayak parmaklarıma pompalanan kanı. Tanımlamakta zorlandığım yorgunluk ve huzurla karışık hafiflik duygusunu.
Bu zamana kadar bu tanımsız hissin peşinden koştuğumu ve koşmaya devam edeceğimi anlamam da o zamanda gerçekleşti.
Mutluluğun hayattaki öneminin diğer manevi olgulardan daha fazla olmadığını ve hatta bazı zamanlarda mutsuz hissetmenin mutlu hissetmekten daha çok mutlu ettiğini savunarak mutlu hissetmek ile mutlu etmenin arasındaki farkı belirgin bulsam da, az önce tanımlanamayan hissin saf mutluluk olabileceği geldi aklıma.

Kitabım, kalemliğim ve ben; üçümüz sessiz bir ortama ihtiyaç duyup kütüphaneye indik.  Kütüphanede fısıltı ile konuşulması gerektiğini bilmeyen veya beni kurallara uyacak kadar ciddiye almayan insanlar var burada. Ayrıca aklımda da sürekli istemsizce başa saran bir şarkı var. Şarkıyı dinleyip beynimdeki sesi susturmazsam yakın zaman içinde sesler baş ağrısına dönüşecek ama ağrı kesicim yanımda değil. Sesleri görmezden gelmek için kitap okumaya devam edeceğim.

Saturday, 1 March 2014

18

Hepimiz iyi kötü bir şekilde her gün hayata uyum sağlamaya çalışıp günlerimizi geçiriyoruz, her yeni gün birsürü insanla yüz yüze geliyoruz, nicesiyle belirli yaşanmışlıklarımız oluyor. Birçok dokunulmuş beden, bir milyon bilindik ruh. Kendimize yakın hissettiğimiz arkadaşımız tek bir hatasıyla hayatımızdan diskalifiye oluyor, tek bir ayrılıkla aylarca paylaşılan hayatlar; insanların sebepsiz gururları, kalp kırıkları ve aldatmacalar yüzünden birbirinden bir daha kesişmemek üzere ayrılıyor.

Ayrılık, bana anlayamayacağım kadar ağır geliyor. Her türlü ayrılığı hiçbir şekilde anlamlandıramıyorum. Bir zamanlar hayatımda olup da şu an istediğim an ulaşamayacağım insanların var olma düşüncesi bana çok korkunç geliyor. Geçmişe olan bağımlılığımdan bir türlü kurtulamıyorum çünkü geçmişimle ilgili her şeyi değerli buluyorum. Küllerinin nerede olduğunu bilmediğim mektuplar değerli, fotoğraflar değerli, nefret ettiğim insanlar bile kin duyduğum halde elimde olmadan değerli.

"Geçmişi ve geleceği o kadar çok düşünüyorum ki şu anı yaşamaya zaman bulamıyorum," demiştim bir keresinde.

İnsanların gözlerinde gördüğüm değersizlik ve önemsemezlik midemi bulandırıyor. Elimde olmadan, istemsizce ve üstü kapalı bir şekilde değer verdiğim insanlar tarafından görmezden gelindiğim her an, en az akılları kadar boş ve cehalete bürünmüş kalplerine karşı farkındalığım artıyor. Değerlenen şeylerin değerlerine alışmam zaman alsa da insanların yokluklarını ve aslında hiçbir zaman olmadıklarını fark etmem bir saniyeden fazla zamanımı almıyor.

Monday, 17 February 2014

Anlamlandıramıyoruz.
İnsanlardaki bu gereksiz coşkuyu, umutsuz kahkahaları, lüzumsuz sözcük gruplarını bir türlü anlayamıyoruz. Artık çabalamayı bıraktık. Yalnızca yadırgıyoruz.

Kendimizdeki eksikliği çözmeye uğraşıyoruz. Ama asla kendimizle baş başa kalamıyoruz. Düşünceler, hayaller ve anılar peşimizi bırakmıyor. Her an, her yerde bizimleler. İsteksizlik kokan eylemlerimizle hedonist düşlerimiz bir türlü paralel ilerlemiyor. Onları uyuşturamamak bizi yormakla birlikte yıpratıyor da.

Yıpranmış, usanmış ve yorulmuş benliklerimizle bilinmezliğe, belirsizliğe sürüklenip duruyoruz ve sürüklendikçe iğrentilerimiz hoşnutluklarımızın yerini alıyor.

Saturday, 15 February 2014

İnsanların büyük bir çoğunluğu ideallerini ve hayallerini hayatlarında izledikleri yol boyunca parça parça terk ederler. Ama bunu isteyerek yapmazlar, savaşmaya çalışırlar... Arkasına bakan yaşlı bir insan, nedenini bilmeden vazgeçtiği hayallerinin kalıntılarından, olmak istediği ya da olabileceği ama olamadığı şeylerin doğurduğu umutsuzluktan oluşan büyük bir mezardan başka bir şey görmez sonuçta. İnsanların kendi yollarını seçtiğini ileri süren düşünce ne kadar da yanlış. İnsan yüzlerce yol seçebilir. Ancak bunlar çıkmaz sokaklardan başka bir şey değildir.

Wednesday, 5 February 2014

Hayatım eskisinden de belirsiz ve bu belirsizliğin ne zaman değişeceğini kestiremiyorum. Değişikliklerden benim kadar nefret eden ancak bir o kadar da seven başka bir insan daha var mıdır acaba?

Kendimi bildim bileli bana hep ağır olmam, kendimi kaptırmamam, çok sevmemem söylendi ve her zaman tedbirli olmam öğretilmeye çalışıldı. Çünkü eğer birine tamamıyla güvenirsem, insanları kalbimin etrafına inşa edip üstlerine üç sıra zincir vurduğum kapılardan içeri alırsam eninde sonunda çok üzülmem kaçınılmaz olurdu, çok incinir ve çok yıpranırdım. Kapılarımı açmamaya gereğinden fazla özen göstersem bile, hiçbir söyleneni hiçbir zaman doğru düzgün beceremedim. Bu beceriksizliğim bütün kalbimi yerle bir etti bir defasında.
Ben de kalbimle birlikte bütün hislerimi de tuzla buz etmem gerektiğini düşünüp bütün güzel duygularımı teker teker, öc alırcasına, mizantrop olmama ramak kala öldürdüm. Tek bir kapıyı bile aralık bırakmadım. Zamanında söylenenlere kulak asamamanın pişmanlığı, gri bulutlarla kasvetli bir hava gibi cansız şeylerle, müzik gruplarıyla, kitap kahramanlarıyla doldurup onarmaya çalıştığım kalbimin üzerine çöktü.

Peki ya şimdi?

Kimse düşerek bir yerini incitmemiştir, asıl zararı veren sonundaki durma anıdır. Kimse koşarken yorulduğunu hissetmez ama durduktan sonra ölümden son anda kurtulunmuş gibi soluk almaya başlanır.

Sevmek. Belki de bunu diğerlerinden ayıran bir kilit nokta vardır. Ve belki de o nokta sonunda incineceğimizin farkında olup sevmeye başlamamızdır.
Yalnız gözden kaçırdığımız bir şey var. Yine dönüp dolaşıp aynı yere geldik işte: "elimde değil." İsteyerek yapılan, elde olan bir şey değildir ki bu.
Seversin ya da sevmezsin. Bu öyle bir eylemdir ki zamanı bile görmezden gelir. İlk görüşte aşkların, uzun süre birini sevmeye çabalayıp sevemeyişimizin nedeni de budur.

Sevilmek insanı hoşnut hissettirir, sevilmemekse acınası.

Efendim? Söylenenleri uygulayıp uygulayamadığımı mı sordunuz? Hayır, o konuda hala yeteneksizliğimi koruyorum. Kalbim ise odamdan daha dağınık.

Kulaklığımdan melodiler eşliğinde "I love you even more than I did before, but darling, what can I do if you don't love me? And I always be crying, crying over you." sözleri yükseliyor. Ve ben yazıyı artık bitirmem gerektiğini düşünüyorum.

Umarım kalplerinizin kapıları hep açık, hayalleriniz hep sağlam kalır.


(Bahsi geçen şarkı)

Sunday, 2 February 2014

bir kaçış yöntemi ol(may)arak: intihar

Albert Camus intiharı kaçış ve absürt olarak görse de absürdizmde katılamadığım tek nokta bu olsa gerek. 
Bunca güzel insanın intihar etmesini kaçış olarak nitelendirmemizin yanlış olacağını düşünüyorum.
Sigara bir kaçıştır, müzik bir kaçıştır, yazmak, çığlık atmak, araba sürmek, uyuşturucu, uyumak, içmek... Bunların hepsi kaçış sayılabilir. Ama intihara hayattan kaçış diyemeyiz çünkü en inançtan yoksun insan bile ölüm korkusu taşır. Yaradılışının gereği her insan ölümden korkar ve yaşarken de her insana ölümden sonra olacaklar hakkında kaygılanması öğretilir.
Ama hayatını sonlandırmaya karar veren bir insan bunların hepsini boş vermiştir. Hayatın anlamsızlığını en acı biçimde öğrenmiş ve "En kötüsü bile bundan iyidir" diyerek bütün kaygılarını ve korkularını saf dışı bırakmıştır. Zamanla unutulup gidecek olan yaşantısını ve ardında bırakacağı insanları umursamayacak kadar körelmiş ve yıpranmıştır duyguları. İçinde bulunduğu labirentte bir çıkış yolu bulamadığından artık nefes almakta zorlanır olup, bir yol aramaktan zonklayan ayaklarıyla bütün labirenti yok etmeye niyetlenir.
Bütün cesaretini toplayıp bir daha hiç olmayacağı kadar cesurlaştığında da tetiği çeker, kendini bırakır, hapları yutar ve bedenini çürümeye bırakır. Ruhuna ne olacağı bilinmez bir sırdır. 
Böylesine trajik bir olay da umutsuzluk, dram hatta belki bazıları için kurtuluş bile olabilir ama asla bir kaçış olamaz. Çünkü bu olay kaçıştan çok daha fazlasıdır.